Hakaret, tehdit, işten çıkarmalar: Türk akademisyenlerin barış çağrısı ve sonuçları

Almanca’dan çeviren: Translators for justice
Kaynak: Forschung & Lehre  / dizdar-3

DİLEK DİZDAR[1]

Türkiye’de 1000’i aşkın akademisyen tarafından imzalanan ve yoğunluklu olarak Kürtler’in yaşadığı bölgelerdeki askeri harekatın sonlandırılmasını talep eden bildirinin sonuçları, imzacıların yanı sıra Türkiye’deki üniversiteler açısından da çok ciddi boyutlarda. Kişilerin yaşamsal güvencesi tehdit ediliyor, kariyerler bir çırpıda sonlandırılıyor ve üniversitelerde ne genel ne de hükümete yönelik eleştirel düşünceye yaşam alanı tanınmıyor. Bir durum değerlendirmesi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 12 Ocak 2016 tarihinde İstanbul’da on bir kişinin ölümüyle sonuçlanan intihar saldırısının ardından aynı gün içerisinde Ankara’daki Büyükelçiler Konferansı’nda bir konuşma yaptı. Fakat konuşmasının büyük bölümü saldırıya değil “Barış İçin Akademisyenler” inisiyatifinin bir gün önce kamuoyuna açıkladığı barış çağrısına ayrılmıştı. Bu bildiride 1128 imzacı, ülkenin ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yaşadığı güneydoğusundaki askeri müdahalelerin sona erdirilmesini ve barış sürecine yönelik müzakerelerin yeniden başlatılmasını talep ediyordu. Erdoğan konuşmasında imzacıları “karanlık ve cahil aydın müsveddeleri” olarak tanımlayıp, onları “vatan hainleri” olmakla itham etti ve yargıyı bu “hainler”e karşı gerekli adımları atmaya çağırdı.

Türk ordusu bir ayı aşkın süredir PKK’ya yönelik operasyonlar yürütüyor. Diyarbakır ve çevre kentlerde şu ana kadar ilan edilen ve sayıları 58’e ulaşan sokağa çıkma yasaklarından bazıları kesintiye uğramadan haftalarca devam etti ve ediyor. İnsan Hakları Derneği’nin verdiği rakamlara göre 32’si çocuk 24’üyse 60 yaşın üzerine toplam 162 sivil haytını kaybetti. Sokağa çıkma yasağı yüzünden ölenlerin cenazeleri alınamazken ambulans ve doktorların müdahale etmesine izin verilmeyen yaralılar hayatını kaybediyor. Abluka altındaki bölgelerde top atışlarının yarattığı hayati tehlikenin yanı sıra kimi bölgelerdeki elektrik ve su şebekesinin hasar görmesi dolayısıyla insani bir felaket de yaşanıyor.

Türkiye’deki eleştirel akademisyen ve entelektüeller için düşünce özgürlüğüne yönelik ciddi müdahalelerin başlangıcından bu yana ve diğer temel haklara yönelik kısıtlamalar karşısında bildiriler, çağrılar ve imza kampanyalarına katılım hâlâ yaşamlarının alışılagelmiş bir parçası olmayı sürdürüyor. Fakat bu son bildiri, protesto ve direniş metinleri arasında şimdiden özel bir konum kazandı.

Bildiriyi imzalayan ilk 1128 akademisyen hakkında açılan soruşturmalar Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesine (Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve kurumlarını aşağılamak) dayandırılıyor. İmzacılar ayrıca “terör örgütü propagandası”yla da suçlanıyor. Darbe yönetimi sırasında kurulan ve kuruluşundan bu yana araştırma ve öğrenim özgürlüğünün kısıtlanmasına hizmet eden Yüksek Öğretim Kurumu da Erdoğan’ın konuşmasının üzerinden henüz bir gün geçmişken “terör örgütünü destekleyen açıklamayla yönelik gerekli yasal adımların atılacağı”na dair güvence veren bir açıklama yayınladı. Üniversiteler de bunun üzerine hızla harekete geçti. Kayseri’deki Abdullah Gül Üniversitesi bildiriye imza veren profesörünün istifasını talep eden ilk kurum oldu. Bir hafta içinde tüm ülke genelinde 20 farklı üniversiteden toplam 109 akademisyen hakkında disiplin soruşturması açıldı; bugüne kadar (22 Ocak 2016 itibariyle) 29 imzacı işten çıkarıldı, istifa talebiyle karşılaştı, görevlerinden alındı ya da işten uzaklaştırıldı; işten çıkarmaların ve sözleşme fesihlerinin daha da artması bekleniyor. Bu süreçte ayrıca 33 imzacı gözaltına alındı ve kimilerinin ofis ve evleri arandı.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi küçük şehirlerde muhafazakarların hakim olduğu üniversitelerin çalışanları aşırı sağcı ve hükûmet yanlısı gruplardan gelebilecek saldırı tehlikesi altında yaşamak zorunda. Bu akademisyenler tehdit telefonları alıyor, isim ve fotoğrafları nefret söylemleriyle bezeli afişlere basılıyor, ofislerinin kapıları işaretleniyor. Bir yandan da devlet başkanına yakın duruşuyla bilinen tanınmış bir mafya babası akademisyenlerin akan kanlarıyla duş alacağını söyleyebiliyor. Düzce Üniversitesi’nden doçent sosyolog Latife Akyüz 23 Ocak’ta BBC Türkçe internet sayfasında yayınlanan söyleşide üç gün içerisinde hayatının akışının nasıl değiştiğini anlattı (Metni okumak için tıklayınız.) Akyüz  öğrencilerinin final kağıtlarını değerlendirirken,, Erdoğan’ın konuşmasından bir gün sonra yerel bir gazetede “Düzce’de Hain” başlığıyla yayınlanan yazıdan bir arkadaşı sayesinde haberdar olmuş. Akyüz internet sayfasında haberin altına nefret dolu ve aşağılayıcı sayısız yorum yapıldığına da tanık olmuş. Haberin hemen ardından Düzce Ülkü Ocakları da “Düzce’yi PKK’dan temizleyeceğiz” diye sonlandırdığı bir basın bildiri yayımlamış. Linç kampanyası her dakika genişleyerek sosyal medyaya da yayılmış. Latife Akyüz cinsiyetçi küfürlerin ve ölüm tehditlerinin hedefi haline gelmiş. Düzce’de yalnız yaşadığı evinde kalmak artık güvenli olmadığı ve Düzce’den otobüsle ayrılması dahi tehlikeli olabileceği için arkadaşları onu şehir dışına kendi arabalarıyla çıkarmış. Akyüz görevinden uzaklaştırıldığınıysa Üniversite’nin internet sayfası üzerinden öğrenmiş. Hakkında savcılık tarafından başlatılan soruşturmayla birlikte bir de yakalama kararı da çıkartılan Akyüz ifade verdikten sonra serbest bırakıldıysa da şu anda hakkında yurt dışına çıkış yasağı bulunuyor. Tüm bunların sebebiyse bir barış çağrısını imzalamış olması. Akyüz ve diğer 1128 imzacı suçlu bulunmaları halinde beş yıla kadar hapis cezası alabilir.

Her ne kadar Türk yargısının ne şiddete bulaşmış ne de şiddetin savunuculuğunu yapmış akademisyenleri bir barış bildirisini imzalamış olmaları sebebiyle terör örgütünü destekleme suçundan mahkum etmesi ihtimali kulağa akıl dışı gelse de artık Türkiye’de bağımsız bir yargıdan söz etmek mümkün olmadığı için hiç uzak bir olasılık değil. Yargılama süreçleri asla hukuki metinlerin bire bir uygulanması değil; aksine bu metinleri yorumlayanların algısına bağlı bir süreç. Özellikle de günümüzde Türkiye’de gözlendiği üzere hakim ideoloji belli bir yorum biçimini dayattığında hukukun kendisi hukuk devleti karşısında bir tehdit haline gelebiliyor. Yasaların uygulanma biçimi hukukun ihlalinin araçları haline geliyor.

Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin çağrı metninin yorumlanma biçimi de bu gelişmeye çok iyi bir örnek. Ancak art niyetli ve son derece yaratıcı bir okuma biçimi bu metni PKK’ya destek bildirisi olarak yorumlayabilir. Öte yandan böylesi bir yaratıcılığın dahi ötesine nasıl geçilebileceği geçen hafta İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gözler önüne serildi. Savcılık 37 imzacı hakkında başlattığı soruşturmayı Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesine dayandırıyordu. Söz konusu yasa “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmak” suçunu düzenliyor ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörüyor.

Hükûmete yakınlığıyla bilinen gazeteci Elif Çakır bu metnin devletin bütünlüğünü nasıl tehdit ettiğini kanıtlayabileceğini iddia etti ve buna örnek olarak çağrının aşağıdaki bölümünü referans gösterdi:

“[…] Türkiye Cumhuriyeti; vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte, yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir.

Bu kasıtlı ve planlı kıyım Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir.

Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesini, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.

Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

Burada “uluslararası sözleşmeler”, “uluslararası hukuk gibi hukuk normları”, ve “uluslararası bağımsız gözlemciler”in “yıkım bölgelerine erişimine izin verilmesi” gerektiğinden söz ediliyor. Çakır’a ve yazısını alıntılayan ana akım medyaya göreyse bu talepler bölgenin yabancı devletlerin mandası altına girmesi talebi ve dolayısıyla bölücülük anlamına geliyor. Yabancıların durumu gözlemlemek için ülkeye davet edilmesi ülkenin kirli çamaşırlarını ortaya dökmek olarak değerlendiriliyor ve bu tavır ayrılıkçılıkla aynı kefeye konuyor. Öte yandan uluslararası gözlemciler AKP hükümetleri dönemi de dahil olmak üzere Türkiye’de belli davaları ve seçimleri izleyegeldi. Uluslararası Af Örgütü’nün yanı sıra bir çok başka uluslararası sivil toplum kuruluşu da Türkiye’de aktif. Üstelik uluslararası sözleşmeleri imzalamış bir devletin, kendisinden başka kimsenin denetimine izin vermediği takdirde bu sözleşmelerin gereklerini yerine getirip getirmediğini nasıl kanıtlayabileceği sorusu da cevapsız kalıyor.

Soruşturmaların nasıl sonuçlanacağını kestirmek zor. Fakat Erdoğan ve AKP hükûmetinin akademisyenlere açtığı savaşı sürdürmesi ve entelektüalizm karşıtlığını elindeki tüm araçlarla hızlandıracağını beklemek yanlış olmayacaktır. Onlar için iyi akademisyen, onların yanında duran akademisyen; eleştirel düşünceyse tahammül edilemez bir rahatsızlık kaynağıdır. Türkiye’deki üniversitelerde bu minvalde yapılan yapısal değişikliklerin de arkası da kesilmeyecek. Son eleştiri adaları da tasfiye edilmek isteniyor. Son olarak Yüksek Öğretim Kurumu’nun rektörlerin belirlenmesine yönelik yeni bir yasa üzerinde çalıştığı haberi ortaya çıktı. Geçtiğimiz yıllarda (İstanbul Üniversitesi örneğinde yaşandığı üzere) rektörlük seçimlerinde birinci gelen adaylara karşın çok daha az oy alan adayların atanması yoğun eleştirilere neden olmuştu. Yeni yapılacak düzenlemeye göreyse halihazırda göstermelik bir oyuna dönüşmüş olan rektörlük seçimleri tamamen kaldırılacak ve üniversiteler doğrudan Cumhurbaşkanı’nın kontrolünde olacak. Bu da Erdoğan’ın görünürde bir demokrasinin korunmasına bile gerek görmediğinin kanıtı.

“Barış İçin Akademisyenler” grubu bu süreçte 2000’i aşkın imzacıya ulaşan kampanyanın bu haliyle sona erdiğini açıkladı ve imzacı ve destekçilerine teşekkürlerini sundu. Bu destekçiler arasında çağrılar yapan ve dayanışmasını gösteren sayısız uluslararası inisiyatif de yer alıyor.

Aralarında Almanya’nın da bulunduğu pek çok ülkenin üniversite rektörlerinin oluşturduğu konseylerin yanı sıra Avrupa Üniversiteler Birliği de (EUA) Türk hükümetini soruşturmaları durdurmaya ve eğitim ve araştırma özgürlüğünü sağlamaya davet eden mektup ve bildiriler yayınladı. Türkiye’deki üniversitelerin doğrudan uluslararası partnerleri olan kurumların, bu tavrı benimseyip harekete geçmesi büyük önem taşıyor. Bazı üniversite rektörleri halihazırda Türkiyeli meslektaşlarına mektuplar yazdı ya da Paris 8 Üniversitesi gibi kimi üniversiteler internet sayfalarında konuya ilişkin açıklamalar yayınladı.

Medico international ve Göttingen’deki Göç ve Sınır Rejimine Dönük Eleştirel Araştırmalar Ağı, akademisyenleri Türkiyeli meslektaşlarıyla dayanışmaya davet eden “savaş sırasında barış talebi hakkı” başlıklı bir çağrı başlattı. Çağrı metninde şu ifadeye yer veriliyor: “Bizler, imzacıların araştırma ve öğretim faaliyetlerini sürdürübilmeleri ve bütün haklarını özgürce kullanabilmeleri için dünya genelindeki tüm üniversiteleri ve bilimsel kuruluşları, Türkiye’deki partnerlerine yönelik tavır almaya davet ediyoruz.”. Bu bildirinin ilk imzacıları arasında Aleida ve Jan Assmann, Homi Bhabha, Etienne Balibar, Noam Chomsky, Axel Honneth, Jacques Rancière, Gayatri Spivak gibi tanınmış isimler de var. Bildiri medico international’ın internet sayfasından imzalanabilir: https://www. medico. de/internationaler

[1] Dilek Dizdar Mainz Üniversitesi Çeviribilim Bölümü Kültürlerarası Germanistik Anabilim Dalı’nda profesör.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s