Neden İstanbul’dayım? – Almanya’da yaşayan gazeteci Deniz Yücel’in köşe yazısı

19.06.2013
Almancadan çeviren: Translators for Justice
Kaynak: http://www.taz.de/Kolumne-Besser/!118374/

Deniz Yücel

Köşe yazıları özneldir, yoksa köşe yazısı olmazlardı. Öznel olmak içinse her zaman “ben”li cümleler kurmaya gerek yoktur. “Besser” (Daha İyi) köşesi şimdiye dek bu kelime olmadan gayet iyi idare etti, bundan sonra da edecek “inşallah”. Ama bugün “ben” demeden olmayacak.Salı akşamı İstanbul Beyoğlu’nda bir çatı katınin terasinda oturuyordum. Karşımda Haliç ve tarihi yarımadanın minarelerinden oluşan harika bir manzara. Çok şeritli bir yol olan Tarlabaşı Bulvarı, Boğazın yan kollarından biri boyunca uzanır ve sonra yukarıya, Taksim Meydanı’na çıkar. Bulvarın öbür tarafında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın büyüdüğü eski tersane semti Kaşımpaşa vardır.

Ben birkaç Alman ve Türk meslektaşımla birlikte polis müdahalesi üzerine yazı yazmak için daha Pazar öğleden sonra buraya çekilmiştim. Gezi Parkı’na yapılan müdahalenin ertesi günüydü. Binlerce insan polis engelini aşıp Taksim Meydanı’na ulaşmaya çalışıyordu.

Bulunduğum yerden, belki 1000 kişi saatlerce İstiklal Caddesi’nin bir ara sokağından Tarlabaşı Bulvarı’na uzanan bölgeyi tutmak için nasıl çaba gösterdiğini ve bunu nasıl hayranlık uyandıracak bir sabırla yaptıklarını izliyordum. Sürekli biber gazı yemelerine rağmen tek yaptıkları, gaz kapsüllerini geri atmak ve olabildiğince bulundukları yerde kalmaya çalışmaktı. Rüzgar gaz bulutlarını terasa taşıyordu, ben de bu sayede günlük gaz ihtiyacımı karşılamış oluyordum.

AKP’liler insan avında
Buradan eylemcilerin birkaç defa aralarında üniforma taşımayan sivillerin de bulunduğu sopalı kişiler tarafından kovalandıklarını gördüm. Polisin kaldırımda oturan dört kişinin üstüne aracını sürdüğünü, bir tanesinin iki metre uzaklıktan bir kadına plastik mermi sıktığını gördüm.

Son olarak bir grup AKP yanlısının ellerindeki sopalarla Kasımpaşa yönünden bulvara gelip polisin gözü önünde insan avına çıkmasına tanık oldum. Şimdi yine yerime oturdum ve kendime soruyorum: Neden buradayım ben? Cevabım şu: Erdoğan hükümetine karşı direnişin başladığı andan beri burada olmam gerektiğini hissettiğim için.

Burada karşılaştığım diğer Almancı meslektaşlarım da aynı şeyi hissetmiş. Kimse bu konuyla ilgili haber yapmak için görevlendirilmeyi beklemedi, biz kendi kendimize verdik bu görevi. Yazı işleri yeri geldiğinde pipileri kesilecek çocuklarla ilgilenmemizi bekliyorsa şunu yapmamıza da olanak tanısın bir zahmet – ve bunu gazeteye iyi bir hikaye servis edelim diye beklemeden yapsın.

Kalbim Orada
“Şimdi İstanbul’da olmak vardı be anasını satiim.” der seksenli yılların bir göçmen şarkısı. Neredeyse tüm Almancı arkadaşlarım geçtiğimiz hafta işte bu hisse kapıldı. (Kimse bana bir tanıdığının tanıdığının Gezi Parkı’ndaki genç insanları değil AKP’yi tuttuğundan söz açmasın şimdi, ben burada arkadaşlarımdan bahsediyorum.)

Ama bunlardan sadece çok azı gazeteci olarak işinden ötürü İstanbul’a gidebilme şansına sahip. Son günlerde buraya gelebilmek için işinden izin alan birçok Almancıyla da karşılaştım.

Gelemeyenler ise Türkiye’deki direnişe katkıda bulunabilmek için vaktini konuyla ilgili bilgi toplayarak, eylemlere ve imza kampanyalarına katılarak geçiriyordu. Kalbim orada diyerek.

Direniş ruhu etkiliyor
Bu olaylar karşısında neden böyle hissettiklerini Facebook’taki Almancı arkadaşlarıma sordum. Hepsi bu hareketin ruhundan, yaratıcılığından, cesaretinden ve kararlılığından etkilenmişlerdi. Çoğunu direnişin, farklı pek çok siyasi görüşten insanı ilk kez biraraya getirmiş olması etkilemişti.

Bazısı konunun cumhuriyeti islamlaştırma eğilimlerine karşı savunmak olduğunu düşünüyor, diğerleri ise direnişin Atatürkçülük ve siyasi İslam arasında üçüncü bir güç ortaya çıkaracağına inanıyordu. Bazısı da Türkiye’de süren mücadeleyi Brezilya’daki ya da Almanya’daki gentrifikasyon karşıtı eylemlerle ilişkilendiriyordu.

Bu konunun siyasi yönü, ama işin içinde duygular da var. Biz Almancılar için Türkiye herhangi bir ülke değil. Söz konusu olan, dilini (az çok) akıcı konuştuğumuz, arkadaş ve akrabalarımızın yaşadığı, kendisini ya da adetlerini, müziğini, her neyse, birşelerini sevdiğimiz bir ülke. Herhangi bir Almancıya bunun nedenini sorun, belki her seferinde farklı bir cevap alacaksınız, ama sonuç hep aynı: Bu bizim için özel bir ülke.

Bence Çapulcular sayesinde Türkiye’yle olan duygusal bağımız siyasal bir nitelik kazandı. Türkiye’ye, Türkiye’nin bu yönüne olan bağlılığımızı, Srazin gibi adamların “entegre olma isteğimiz” konusundaki sorularına maruz kalmadan ifade edebiliriz. Bize jest yaptığını düsünerek tatil anılarını anlatan Almanlarla uğraşmak zorunda kalmadan bu insanlarla dayanışma içinde olduğumuzu söyleyebiliyoruz.

AB’den daha renkli ve daha demokratik

Şu Avrupa Birliği saçmalığıyla uğraşmadan Türkiye hakkında konuşabilyoruz şimdi, yani patates kafalılara “Sizin gibi olmak istiyoruz” hissini vermeden. Çünkü Gezi Parkı’ndakiler kısa bir süre için olsa bile adı Avrupa Birliği olan bürokratlar topluluğundan çok daha güzel, renkli, mizah dolu ve demokratik bir şeyi gerçek kıldılar.

Neredeyse hepimizin, geçtiğimiz günler ve haftalarda İstanbul, Ankara, İzmir, Dersim, Adana veya başka kentlerde sokaklara çıkan arkadaşları, tanıdıkları var. Kalbimiz onlarlaydı, onlar için endişelendik, yaptıklarından etkilendik, onlarla belki biraz da gurur duyduk.

Bu arada yasıştığım Almancılar arasında bana gururdan bahseden olmadı hiç. Hatta bazıları Almanya’daki eylemlerde Türk bayraklarının onları rahatsız ettiğini söyledi. Bunu anlıyorum, çünkü birkaç hafta öncesine kadar ben de aynı şekilde düşünürdüm. Çünkü bu, Türk milliyetçilerinin tantanayla sahip çıktıkları o bayrak, o bayrak, 90’larda halkını sürerek boşalttıkları Kürt köylerine diktikleri bayrak.

Ama aynı bayrağın Gezi Parkı çevresinde Kürt bayraklarının, sosyalistlerin kırmızı, anarşistlerin siyah, feministlerin mor, çevrecilerin yeşil ve eşcinsellerin gökkuşağı renkli bayraklarının yanında dalgalandığını da gördüm; bu bayrakların hepsi, belki hiçbirine ‘benim bayrağım’ demeyecek oldukları halde orada bulunan bankacıların, doktorların ve öğrencilerin arasında dalgalandığını gördüm.

Pratik bir işlevi yerine getirmekten çok sembolik bir anlam taşıyan barikadın üstüne gerili büyük bir Türk bayrağı gördüm. Şimdi şöyle düşünüyorum: Eğer Türk bayrağı bunu simgeleyebiliyorsa, bırakın allah aşkına diğer pek çok bayraktan biri olsun o da.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s