Biber gazı Türkiye’nin zayıf demokrasisinin bir semptomudur

29.06.2013
İngilizce’den çeviren: Translators for Justice
Kaynak: http://www.theglobeandmail.com/commentary/tear-gas-is-a-symptom-of-turkeys-weak-democracy/article12886286/

Yazan: Claire Berlinski

The Globe and Mail’e özel

İstanbul’daki Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın birkaç sokak ötesinde yaşıyorum. Akademisyenlerin söylemiyle Türkiye’nin “demokratik zaafları”nın, Gezi Parkı’yla dünyanın gündemine taşınacağını asla hayal edemezdim. Ama bir şeylerin bu zaafları ortaya koyacağından da hep emindim.Taksim’e yakın olduğum için, gazeteci içgüdülerimi yadsıyıp erkenden uyumaya kalkışsam da, olup bitenleri takip etmekten kendimi alamıyorum, çünkü olaylar oturduğum apartmana kadar taşınıyor. Özellikle polis saldırdığında, biber gazı ve polislerin kovaladığı insan kalabalığı oturduğum sokağa akın ettiği için. Mahalledeki herkes gibi ben de, hangi tür gaz kullandıklarını ayırt edebiliyorum artık.

Aslında biber gazı bir semptom. Hastalık ise “demokratik eksiklikler”. Geleneksel düşünceye göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “demokrasi”yi tam olarak anlamadığını ve kazandığı onca seçimden sonra kendisini hükümdar gibi gördüğünü söylemek mümkün. Bu kısmen doğru. Aslında sorunlar daha derinde ve Bay Erdoğan’ın megalomanyaklığı, hastalığın bir semptomu sadece.

İşte bir örnek: Hangi demokraside bir başbakan, bir alışveriş merkezinin nereye yapılacağına karar verir – hem de mahkemenin projeyi durdurmuş olmasına karşın? Gezi Parkı ile ortaya çıkan infiali anlamak için Türkiye’nin “demokratik eksiklikleri”ni anlamanız gerekir.  Bunun kolay yolu, çok az oya sahip Liberal Demokrat Parti Genel Sekreteri Cem Toker’in bana aktardıklarında yatıyor: “Burada hiçbir şekilde demokrasi yok. Bu yüzden Türkiye’de bir demokrasi sorunu da yok. Bu aslında ‘Araban yoksa motorla uğraşmazsın’ meselesi.” Meseleyi hafiften abartıyor. Evet, Türkiye’de düzenli seçimler var. Ama “demokrasi” ile bağdaştırdığımız diğer kurumlar öylesine zayıf ki, burada yaşayan herkes, bu arabanın er geç duvara toslayacağının farkındaydı.

Türkiye’yi dikkatle inceleyen Aengus Collins, bu konuyu anlamak için daha derin bir yöntem öneriyor ve Larry Diamond ile Leonard Morlino’nun “yüksek kaliteye sahip demokrasi”yi işaret eden imlerini kullanıyor: hukukun üstünlüğü,  katılımcılık, rekabetçilik, dikey sorumluluk, yatay sorumluluk, özgürlük, eşitlik ve duyarlılık. Bu sıfatlar kulağa akademik gelebilir, ama bunların eksikliğini her gün hissedenler için, bu terimler dosdoğru biber gazına giden yolu açıyor.

Bu protestoların arkasında büyük acılar yatıyor. En büyük acı, işlemeyen Türk yargı sistemi – daha doğrusu hükümetin, yargı sistemini muhaliflere karşı kullanma şekli. Bay Erdoğan’ın sunduğu anayasal değişiklik referandumları, mahkemeleri yandaşlarıyla doldurmasına olanak sağladı. Böylece mahkemeler, ona karşı çıkan medyayı teknik gerekçeler veya acımasız vergilerle bastırdı. Mahkemeler muhalifleri hapse attı. Potansiyel tehlike arz edenler, tutuklanmaktan kaçmak için ülkeyi terk etti.

“Katılımcılık”a gelirsek, 1980 ihtilali sonrası yetişen nesil açısından bakıldığında, maalesef bunun da köküne kibrit suyu ekildi denebilir. Türkiye’nin yakın plan tarihinde, sağlıklı katılımcı demokrasilerin şartı olan örgütlenmeler, toplantılar ve protestolar yıldırılmakla kalınmadı; bunlar, öyle cezalandırmalara tabi tutuldu ki, anne ve babalar çocuklarına “nasılsa kazanamayacakları için denemeye kalkışmamalarını” telkin etti. Bay Erdoğan geldiğinden beri bunun değiştiğini düşünenler fevkalade yanılmaktadır. Binlerce vaka arasından şu vakaya bakınız: “Parasız eğitim istiyoruz, alacağız” yazılı pankart açtıkları için üniversite öğrencisi Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz tutuklandı ve 8,5 yıl hapse mahkum oldu.

“Rekabet” tüm sorunlar içinde çözülmesi en zor olanı. Türkiye’deki %10’luk seçim barajı, oyların %9,9’unu alan partinin mecliste temsil edilmemesini garantiliyor. Büyük partilere fayda sağlayan d’Hondt metodu, sandalyelerin sadece barajı aşanlara dağıtılmasında kullanılıyor. Ayrıca Türkiye’de kapalı liste sistemi var: Oy verenler aday olan bireylere değil, partilere oy veriyor. Bu nedenle güç, partinin elitlerinin elinde kalıyor. Seçmenler, gerçekten kendilerini temsil edecek kişileri seçemiyor.

“Özgürlük”e gelirsek; gazetecilerin tutuklanması ve sindirilmesi öylesine sıradan bir konu ki, artık sansürlenmelerine gerek kalmamış durumda, çünkü kendileri kendilerini sansürlüyorlar. Protestolar başladığında Türk televizyonları, olanlar dışında her şeyi yayınladı: Penguenler hakkında belgeseller.

“Dikey sorumluluk”, seçilmiş liderlerin kararları için seçenlere karşı sorumluluğunu tanımlar.  “Yatay sorumluluk” ise seçilmişlerin, kanunlar ve anayasa ile tanımlı karar vericilere karşı sorumluluğunu tanımlar. Bu ikisini de burada bulmak mümkün değildir. Basın özgürlüğü olmayınca oy verenler ancak verilen sınırlı bilgiye dayanarak vekillerini seçebilmektedir. Bu durum, gazetecilere karşı duyulan güvensizliği öylesine derinleştirmiştir ki, bir arkadaşımın ifadesiyle “Onları hapse tıkıp tıkmadıkları umurumuzda değil, ama sokakta gezenleri hapse tıkmaları umurumuzda. Çünkü onlar, en azından faydalı bir iş yapıyor.”

Her ne kadar eğri büğrü olsa da “yatay sorumluluk”un son sığınağı olan ve 2010 referandumuyla tamamen ortadan kalkan yüksek mahkemeler, Bay Erdoğan’a kendine sadık hâkimleri seçebilme gücü kazandırdı. Gücünün erişebileceği son nokta ise askeri güçlerdi. Ordunun üst rütbeleri şu anda hapiste ve bunun dayanağı da, seçilmiş hâkimler olmasaydı asla beş para etmeyecek kanıtlar. Bugüne dek gerçekleşen askeri darbeler sonrasında düzgün bir demokrasi kurulmamış olsa da seçmenler, son tahlilde, ordunun kendilerini hatalarından kurtaracağı düşüncesine koşullanmışlardı. Bu durum, olgunlaşmamış seçmen kitlesinin, oylarının sonucunun ne olacağını ciddi ciddi düşünmeden oy vermeleri geleneğinin yaygınlaşmasına yol açtı.

Bu noktada Türkiye’deki yozlaşmanın neden kontrol altına alınamayacağı anlaşılmış olmalıdır. Siyasetçilerin böyle bir motivasyonu yoktur. Kağıt üstündeki TC Siyasal Partiler Kanunu’na göre, tüm siyasi partilerin gelir ve harcamalarının kayıtlarını tutması istenmektedir, ama bunları kamuya yayınlamaları beklenmemektedir. Bu yüzden hiç kimse paranın nereden gelip nereye gittiğini bilmemektedir. Ama herkes paranın, gelmemesi gereken yerlerden geldiğinin ve gitmemesi gereken kişilere gittiğinin farkındadır.

Adalet ve Kalkınma Partisi (yani AKP) böyle yükselmeden önce de Türkiye, bir demokrasi cenneti değildi. Ama AKP  -alay eder gibi- demokrasiyi sadece seçimlere indirgedi. Çoğu insanın bu durumdan hoşnut olmaması hiç de şaşırtıcı değildir;  çünkü ilk kez artan gelirleri sayesinde insanlar, sofraya bir tabak yemek koymaktan daha az önemli problemleri de göz önüne almaya başladı.

Ne yazık ki vakit çok geç. Açıkçası Bay Erdoğan, öyle güçler toplamış durumda ki, bu protestolar sonrasında ortaya çıkacak en muhtemel tablo, bir başka istenmeyen inşaat projesinin başlamasıyla sonuçlanacak: Yeni hapishanelerin inşaatı. Tüm dünya protestoların “yok olmaya” başladığını düşünürken yeni bir tutuklama dalgası ülkeyi süpürüyor. Gerçekten de protestolar yok oluyor, ama tahmin ettiğinizin aksine gerçek anlamda.

Claire Berlinski, İstanbul’da yaşayan serbest bir yazardır. There is No Alternative: Why Margaret Thatcher Matters [Başka Alternatif Yok: Margaret Thatcher Neden Önemlidir] kitabının yazarıdır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s