Muhteşem Erdoğan’ın Megalomanisi

13.06.2013
İngilizceden çeviren: Translators for Justice
Kaynak: http://www.huffingtonpost.com/stanley-weiss/the-megalomania-of-erdoan_b_3437350.html

Yazan: Stanley Weiss

Genç Türkler ilk kez İstanbul caddelerinde yürüyüş yaptığında, İstanbul hâlâ Konstantinopol olarak biliniyordu. Bundan 105 yıl önce hararetli bir gecede, Sultan Abdulhamit’in otokrat yönetimine karşı, öğrenci aktivistler, milliyetçiler ve laiklik yanlıları tarafından başlatılan bir hareket doğdu. Abdulhamit İslam aleminin 99uncu halifesi (dini lideri) ve 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun 34üncü padişahı idi. Bu hareketi başlatanların talepleri basitti: 1878 yılında padişah tarafından askıya alınmış olan ve Türk vatandaşlarına daha fazla özgürlük bahşeden kısa ömürlü anayasayı tekrar hayata geçirmek. Korkan Abdulhamid, hemen teslim oldu, meclisi tekrar topladı ve İkinci Meşrutiyet Dönemi’ni başlatmış oldu.

Ama Türk Ordusu’ndaki İslamcı muhafazakârlar için bu çok fazlaydı, 1909 Mart’ında subaylar toplanıp islamî şeriat hukukunun tekrar hayata geçirilmesini talep ederek yürüyüşe geçtiler. Jön Türkler geri çekilirken, bir yazar “Türkiye’nın İslamcı bir yola doğru gerilediği” yönündeki korkusunu dile getirmişti. Ama öyle olmayacaktı. 10 gün içinde, demokrat reformistler Konstantinopol’u tekrar ele geçirmişlerdi. İslamcı isyancılar, aralarında genç subay Mustafa Kemal’in de bulunduğu reform yanlısı birlikler tarafından alt edilmeden önce şehrin Avrupa yakasındaki Taksim kışlasında son kez ayaklanmışlardı. Sonraları modern, laik demokratik Türkiye’nin kurucusu Atatürk olarak tanınacak Kemal’e göre, Taksim Kışlası, İslamcı muhafazakârların tehlikesini hatırlatmaya hizmet edecekti.

Son iki haftada İstanbul’da başlayıp Türkiye’nin 78 şehrine yayılan protestoların, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1940’da yıkılan Taksim Kışlası’nın tam bir kopyasını bir zamanlar durduğu yerde ve halkın yoğun olarak kullandığı bir parkı yerle bir ederek inşa etmesi planıyla ateşlenmesi bir rastlantı değildir. 1909 ve 2013 direnişlerinde iki farklı Türkiye‘den bahsediyor olsak da, her ikisinin özündeki mesele aynıdır. Yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye, Tanrı’nın kanunlarıyla mı, yoksa insanlığın kanunlarıyla mı yönetilmelidir? Erdoğan’ın toplum polisleri, protestocuları her ne kadar şiddetle bastırmış olsa da, bu biber gazı ya da basınçlı su sıkan araçlarla çözülebilecek bir sorun değildir. Bu, uzun zamandır NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye’nin, Atatürk’ün gösterdiği laik zeminde mi kalacağını, yoksa Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in bir versiyonuna mı dönüşeceğini tam bir kesinlikle belirleyecek olan modern Türkiye ruhunun verdiği bir savaştır.

Kendisini “İstanbul’un imamı” ve “Şeriat’in hizmetkârı” olarak tanımlamış olan megalomanik ve derinden İslamcı Erdoğan, Türkiye politikasındaki kariyeri boyunca aslında nerede durduğunu hiç saklamadı. Nitekim, İstanbul Belediye Başkanı olarak görev yaptığı on yıllık dönem içinde “tek hedefimiz İslami bir devlettir” demişti. 1990’ların ortasında YouTube’da dolaşan ve ateş püsküren konuşmasında “Bir insan aynı zamanda hem Müslüman hem laik olamaz. Bu ikisi birlikte var olamaz” derken bu inancını dile getirmiştir.

Asıl şaşırtıcı olan, Batılı hükümetlerin Erdoğan’ın gerçek niyetine nasıl bilerek ve isteyerek kör kaldığıdır. Başlıca Amerikan gazetelerinden birinde yakınlarda yayınlanan, “son birkaç yıldır Batı başkentlerinde Türkiye demokrasisiyle ilgili genel bir iyimserliğin oluştuğu” gözleminde bulunan “abes” bir başyazı da bunun bir yansıması. 2011 seçimlerinde Erdoğan’ın üçüncü kez seçilmesini desteklemeyen Türkiye’nin % 48’i için – ve aynı zamanda içlerinde Türkiye ekonomisinin başarılı yönetimine dayanarak destek verenlerin de bulunduğu diğer % 50 için de- The Economist’in bu hafta sorduğu Erdoğan’ın kendisini “Demokrat mı, Yoksa Sultan mı” olarak gördüğü sorusunun cevabına dair hiç şüphe yoktur. Gazetecei Ron Ben-Yishai’nin de dillendirdiği gibi, Erdoğan’ın açık hedefi “Osmanlı İmparatorluğu’nun parlak günlerine geri dönmektir.

Bütün bunlardan sonra, bu laik bir demokratın karnesi gibi mi duruyor?

Şimdiye dek bu mecrada defalarca ifade edildiği gibi, 2003’de iktidara gelişinden bu yana, Erdoğan’ın islamî “Adalet ve Kalkınma Partisi” dünya üzerindeki hiçbir ülkede olmadığı kadar çok sayıda gazeteciyi tutukladı. İlaveten, çoğu özgür konuşma hakkını kullanmakla suçlanan 2,800’den fazla öğrenci de gözaltına alındı. Benzer saldırılar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye hükümeti aleyhine 20,000’den fazla şikayet dosyası açılmasına kadar vardı.

“Camiler kışlamız, kubbeler miğfer, minareler süngümüz, müminler asker” satırlarını da içeren İslami şiiri bir zamanlar halka alenen okumuş olan Erdoğan, 17,000’den fazla caminin yapımı için kamu fonlarını kullanmış ve aynı zamanda İstanbul’a tepeden bakacak bir süper-cami inşa etme planından bahsetmişti. Geçen ay, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinin 560. yıldönümü kutlamalarında Erdoğan, İstanbul’un Anadolu ve Avrupa yakasını birbirine bağlayacak üçüncü Boğaz Köprüsü’ne, galibiyetleri tartışmalı olan ve Sünni İslamı Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi dini olarak kabul ettikten sonra, yeterince Müslüman olmadıkları gerekçesiyle 45,000 Alevinin öldürülmesini emreden 1. Sultan Selim adının verileceğini söyleyecek kadar ileri gitti. Bununla kalmayıp, ilkokul ve ortaokullarda “kızlarla erkeklerin” ayrı sınıflarda okutulmasını emretti; üçlü kayıt sistemiyle* dini okullara girebilme yaşını 11’e düşürdü; ve onbinlerce Medrese mezununun, üniversite mezunlarıyla eşdeğer statüye getirilerek yüksek memuriyetlere atanmalarının önünü açacak kanunlar çıkardı.

Türk biliminsanı Seyla Benhabib’in tespitine göre laik Türkleri en çok sinirlendiren ise Erdoğan’ın “halkın özel hayatına manevi değerler üzerinden müdahale etmesi. Erdoğan, “dindar bir nesil” yaratmak istediğini söyleyerek, plajlarda kadınlarla erkeklerin ayrı alanlarda denize girmesi lehinde konuşmuş; geçen ay metro yolcularına halk içinde öpüşmekten kaçınmaları yönünde yapılan uyarı anonslarını desteklemiş; ve Atatürk’e alenen “ayyaş” diyerek alkol satışına kısmî yasak getiren sürpriz yasanın geçirilmesine kadar varmıştır. Kamusal alanda başörtüsü kullanımıyla ilgili 90 yıllık yasağı pekiyi tersine çevirdikten sonra, Erdoğan aynı zamanda kreşlere karşı olduğunu tekrar ifade ederek Türk kadınlarını 3 çocuk yapmaya çağırmış ve bu The Economist tarafından “kadınların evde kalıp çocuk bakması gerektiği“ şeklinde yorumlanmıştır.

İnsan merak ediyor: Erdoğan’ın geçen ayki Beyaz Saray ziyareti sırasında, Başkan Barack Obama kendisini ”cesareti” ve “dostluğu”ndan ötürü överken, açıkça –tekrar- kızlarının yetiştirilmesi konusunda Erdoğan’dan tavsiye istemesi, en ufak bir bilgelik ışığı uyandırmış mıdır acaba diye. Son on yıldır İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah‘la birlik olmayı tercih etmiş bir lider için, -Türkiye’nin İsrail’le süregelen 70 yıllık dostluğunu tehlikeye atarcasına ABD’yi İran’ın nükleer programıyla ilgili azarlamasından sonra bile- Obama’nın niçin hâlâ Türkiye başbakanından en güvendiği müttefiki olarak bahsetmekte olduğu kafa karıştırıcı bir soru.

Erdoğan kesinlikle Atatürk’ün uyararak bahsettiği kökten İslamcı türden, ve Atatürk tam da bu sebeple millî laik geleneğin muhafaza edilmesini Türk ordusuna emanet etmişti. Ordu 90 yıl içinde 4 kez bu amaçla darbelere gitti -en son 1997’de Erdoğan’ın akıl hocası olan Necmetin Erbakan’ı istifaya zorladı. O zamanlar, ordu bu görevi hevesle yerine getirmişti.

Son iki haftadır ordunun niye sessiz kaldığını merak edenler için açıklayalım: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma yolundaki umutsuz teşebbüsünü kendi avantajına kullanmanın bir yolunu bulmuş olması Başbakan’ın parlak zekâsının bir göstergesi. AB’nin, Türkiye ordusu üzerindeki kontrollerin daha fazla sivilleştirilmesi yönündeki ısrarlarına uyarak, Erdoğan, askeri liderleri kuvvetten düşürmüş, ve sonunda sahte suçlamalarla generallerin beşinden birini ve amirallerin yarısını hapse atmış, bununla beraber liderlik pozisyonlarına sadık İslamcıları getirmiştir. İlaveten, 2010’da, başka bir laiklik muhafızı olan yargının elindeki gücü alarak, partisine, hakimleri “soruşturma” gücü tanıyan ve yargı atamaları üzerinde kontrol oluşturan yeni anayasa değişikliklerinin geçirilmesini sağlamıştır.

İşte bu yüzden Laik Türkler iki hafta önce sokaklara döküldüler: Ellerinde kalan tek zemin buydu. Protestolardan başka bir sonuç çıkmasa bile – ki başbakan Osmanlı kışlasının yanında Taksim Meydanı’na bir de cami yapmakta ısrar ediyor- en azından Batı, Türkiye’nin artık 90 yıldır tanıdığımız laik demokrasi olmaktan çok uzak olduğu konusunda uyandırılmış oldu.

Erdoğan, Türkiye’nin politik sistemine Atatürk’ten sonraki en kapsamlı değişiklikleri getirmek gibi yüksek profilli bir kampanya yürütüyor: Türkiye Anayasası‘nın tekrar yazılması yoluyla Cumhurbaşkanı’na daha fazla güç kazandırabilmek adına, ihtiyacı olan desteği ayrılıkçı Kürtlerden kazanmak için 30 yıldır süregelen savaşı sonlandrma yolunda akıllıca çalışıyor. Başbakan olarak miyadı dolduğunda, 2014’te, cumhurbaşkanlığına oynayacak. Eğer bu haftaki protestolar treni rayından çıkarmazsa, iki muhtemel dönem sonunda, 2024’de, Türkiye’nin neye benzeyeceği – ya da kimlerle müttefik olacağı- tahmin bile edilemez.

Ancak Türkiye’nin Tanrı’nın kurallarıyla mı yoksa insanınkilerle mi yönetileceği sorusu tartışmalı – çünkü kendini gerçekten hem politik hem de dini lider görevi üstlenen Süleyman’ın re-enkarnasyonu olarak gören Muhteşem Erdoğan’ın kafasında, bu ikisi aynı şey.

Yazar, Washington, DC’de partilerüstü bir organizasyon olan Business Executives for National Security’nin Kurucu Başkanı’dır. Bu kişisel bir yorumdur.

· Çevirmenin notu: Yazar burada 4+4+4 yasasını kastediyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s