Birinci Tekil Şahıs

03.06.2013
İngilizceden çeviren Translators For Justice
Kaynak:  http://www.lrb.co.uk/blog/2013/06/03/caglar-keyder/first-person-singular/

Birinci Tekil Şahıs

Yazan: Çağlar Keyder

Recep Tayyip Erdoğan dünü konuşarak geçirdi. Cumartesi günü, ciddi çatışmaların kaçınılmaz olacağı belli olunca, yetkililer geri adım atarak polisi Taksim Meydanı’ndan çektiler. Kitleler dört farklı yönden yaklaşıyordu ve polis onları meydana ulaşmalarından önce durdurmaya çalışıyordu, ama gelmeye devam ettiler; saat 16.00 sularında polisin geri çekildiği haberi geldi. Birçok kişi bunun taktik icabı olabileceğini düşündü. Ancak sonunda Taksim’de göstericilerden başka kimse kalmamıştı. Pazar sabahı çiseleyen yağmur altında barış içinde meydanı temizlediler, Erdoğan ise turlarına başladı, aşırı uç görüştekileri kınadı, kendi eylemlerini gerekçelendirdi ve meydanın  sosyal ve fiziksel alanını yeniden düzenlemekle ilgili kararlılığını küstahça tekrarladı.

Taksim Meydanı Türkiye’nin batılı iştiyakının sembolü olmuştur: Kentin Avrupa kısmının merkezidir, resmi törenlerin yapıldığı ve yetkililerin çelenk koyduğu bir Cumhuriyet kurucuları anıtıyla donatılmıştır. Sendikalar ve solcu örgütler 1 Mayıs’ı orada kutlamak isterler, ancak yetkililer çoğu kez onları bu haktan mahrum etmektedir. İşin doğrusu, Taksim’in sembolik değeri estetik niteliklerini kat be kat aşmaktadır: Kentin en işlek meydanıdır, ama etrafındaki binalar tarihi veya mimari açıdan öne çıkmayan eklektik bir karışım sergilemektedir; kalabalıkların savunduğu park ise yoğun olarak kullanılmamaktadır.

Ama mesele o değil: Endişe, Erdoğan’ın lideri olduğu İslamcı neoliberal parti AKP’nin hızla daha da İslamcı hale gelmesi ve laik kentli orta sınıf yaşam tarzları karşısında gerçek bir tehdit oluşturmasıdır.  Erdoğan’ın gittikçe artan buyurganlaşma eğilimi de bu endişeyi körüklemektedir. Türkiye’yi Suriye’nin iç savaşına karıştırma ısrarı, Sünniliğine bağlanmaktaydı, ve ülkenin Orta Doğu’ya fazlasıyla müdahil olacağından duyulan – ve sınırdaki patlamalar ve can kayıplarının haklı çıkardığı – yaygın bir korku vardı.  Alkol satışını düzenleyen yeni mevzuat daha ciddi kısıtlamalara doğru gidecek bir ilk adım olarak yorumlandı, bazı köşe yazarları, Körfez’de olduğu gibi, alkolün ancak turist otellerinde tüketilebileceği bir rejimin ortaya çıkmasıyla ilgili spekülasyonlarda bulundular. Ankara metrosunda genç bir çift öpüştüğü için anons sistemi üzerinden uyarıldı; bu ahlak zabıtalığını protesto edenler tutucu militanlar tarafından fiziksel saldırıya uğradı. Sonra başbakan İstanbul Boğazı üzerindeki üçüncü köprünün Yavuz Sultan Selim adını alacağını açıkladı, bu Osmanlı Sultanı, 16. yüzyılda 40.000 Alevi’nin katlini emretmişti. Sünnilerin daima inançsız olarak gördüğü Aleviler Türkiye nüfusunun %10 – 15’ini oluşturuyor ve Erdoğan’ın bu oylardan çok küçük bir pay aldığını tahmin
etmek yanlış olmaz. Erdoğan’ın medyadaki destekçileri halkı köprünün adlandırılmasının ardında kötü niyet olmadığı konusunda ikna etmeye çalıştılarsa da Erdoğan sözümona gözden kaçırdığı bu noktayla ilgili açıklama yapma zahmetine girmedi. Bütün bunlar, büyüyen İslamcı otoriterliğinin laik “yaşam biçimini” ayaklar altına alacağı hissiyatına eklendi.

Gezi Park’taki ağaçların “kaldırılması” ilk olarak, bunu Erdoğan’ın Taksim’i yeniden tasarlama  planının ilk adımı olarak gören görece küçük bir protestocu grubunu harekete geçirdi. Polis oradaki birkaç yüz kişiyi vahşice gaza maruz bırakıp dövünce, başbakanın artan otoriter tavrından endişe duyan daha büyük bir grubun vehim ve korkuları ifade alanı bulmuş oldu. Bir haftadan kısa bir süre içinde kalabalık bir milyona çıktı. Cumartesi günü merkeze akın eden kitle çoğunlukla gençlerden ve orta sınıftan oluşuyordu. Üniversite öğrencileri başı çekiyordu. Son 25 yılda kırsal alandan göç alarak nüfusu iki katına çıkmış bir kentte bu kişiler en azından ikinci kuşak kentli görünümündeydiler. Aralarında bir avuçtan fazla AKP seçmeni olsa şaşarım.

Erdoğan daima birinci tekil şahıs olarak konuşuyor: onun hükümeti, onun projesi, onun bakanları, onun halkı. Taksim’de Gezi Park’la yaklaşık aynı alanı kaplayan ve 1930’larda yıkılmış olan 19. yüzyıldan kalma ordu kışlasını yeniden inşa etmek istiyor. Dün yeniden inşa edilen binanın bir otel olması gerektiğini, çünkü İstanbul’un bir dünya kenti olarak kaydettiği başarıdan dolayı turistik ve iş amaçlı ziyaretçilerin sayısının arttığını ve lüks otel sıkıntısı yaşandığını ilan etti. Ayrıca burada ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılayacak dükkanlar da olmalıydı. Bir başka deyişle, ticari amaçlarla kamu alanına el konuyordu.

Osmanlı devleti (özel mülk telakki edilmeyen) tüm toprakların “sahibi”ydi; ama bu vasilik anlamına geliyordu, devredilebilir bir mülk söz konusu değildi. Ancak neoliberal AKP, kamu varlıklarını memnuniyetle özelleştiriyor: gecekondu mahallelerinin sakinlerini yerlerinden ederek müteaahhitlere arazi temin ediyor; İstanbul’da kamu arazilerini orta sınıf konut yapmaları için inşaat şirketlerine satıyor; şimdi de küresel zenginlere mahsus mekanların inşası için halkı ağaçlarından ve parklarından mahrum bırakıyor. Erdoğan kamu arazilerinin kendi mülkü olduğunu, bunları devredebileceğini, imara açabileceğini, satabileceğini sanıyor. Dolayısıyla iki niyet kesişiyor: bir yanda Taksim Meydanı dönüşecek, artık batılılaşan Cumhuriyet’in değil, Osmanlı dönemini çağrıştıran İslami bir hükümetin damgasını taşıyacak. Öte yandan, kamu alanı tam anlamıyla neoliberal bir şekilde özelleştirilecek. Tüm bunlar dün retro-kalkınmacı bir diskurla gerekçelendirildi: bu faaliyetler politik kararların sonucu değil ekonomik büyümenin gerekleriydi. Başbakan, “Sonuçta ekonomi iyi gitmiyor mu?” dedi. Bu tür bir düşünme kamuoyunda tartışma yürütmeye mahal vermiyor.

Dünkü konuşmalarında ve yandaş bir haber sunucusuyla yaptığı iki saatlik görüşmede Erdoğan gösterilerin faturasını “ideolojik” niyetlere ve ana muhalefet partisine kesti ve “aşırı uçların” ve “birkaç çapulcunun” halkı radikalleştirdiğini söyleyerek “gerekirse kendi destekçilerini büyük kalabalıklar halinde sokaklara dökebileceği” tehdidini savurdu. Üstelik, en iyi çevreci kendisiydi: (yeniden inşa edilcek kışlanın avlusunda el konulanları sayarak) sökülenlerden çok daha fazla sayıda ağaç dikecekti. Sürekli tekrarladığı şey seçmen sayısıydı. Kendi demokrasi anlayışını dört yılda bir seçimlere gitmek olarak tanımladı: herkes seçmenin kararını kabul etmeliydi. Halkı onu seçtiğine göre o da onlara hizmet edecekti. Herkes sonuçlara saygı duymalı ve meşru hükümetinin kararlarına itiraz etmemeliydi. Ayrıca, kim onu halkının yararına çalışmamakla suçlayabilirdi ki? Bu ilke, kamu ahlakı açısından da geçerliydi: insanlar çoğunluğun yaşam biçimine saygı duymalı ve buna uygun davranmalıydı.

Neredeyse mükemmel bir yapılanma: AKP’nin arkasında seçmen kitlesi var ve medya patronları hükümetle iş yapmak zorundalar. Gazeteler ve televizyon kanalları düne kadar gösterileri görmezden geldiler. Eleştiride bulunan birkaç köşe yazarı kalmıştı; çoğu işlerinden olmuşlardı. Bağımsız burjuvazi yok: ticaret hükümetin iyi niyeti olmadan sürdürülemiyor. Ve Erdoğan’ın su katılmadık bir politikacı olduğu kabul edilmeli. Delege etmiyor, partisinin ve hükümetin tüm faaliyetlerinin kontrolünü tamamen elinde tutuyor. Siyasetle iştigal konusundaki bu muazzam iştahıyla yarışabilecek bir muhalefet politikacısı yok. Sosyal medya adı verilen unsur ve daha genç kuşakları karakterize eden siyaset tarzı ise Türkiye ortamında yeni yeni varlık gösteriyor. Önümüzdeki hafta bize bunların potansiyeli hakkında daha çok şey gösterecek.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s