istanbully

11.06.2013
İngilizce’den Çeviren: Translators For Justice
Kaynak: http://www.slate.com/articles/news_and_politics/foreigners/2013/06/recep_tayyip_erdo_an_cracks_down_turkey_s_prime_minister_clears_taksim_square.html

Istanbully

Yoksa Türkiye’nin eylem-kırıcı başbakanı Erdoğan bundan böyle dünyanın en etkili diktatörü değil mi?

William J. Dobson

Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan attends a signing ce

Türkiye Başbakanı Reccep Tayyip Erdoğan’ın asabiyeti ona otoriteryen bir rock yıldızı havası veriyor.

Recep Tayyip Erdoğan eylemcileri sabrının bir sınırı olduğunu söyleyerek uyardı. Görünüşe bakılırsa,Türkiye başbakanının sınırı on ikinci gündü. Bir haftayı aşkın süredir İstanbul’un merkezindeki Taksim Meydanı’na yerleşen protestoculara Salı sabahı çevik kuvvet, TOMAlar ve buldozerler biber gazı, tazyikli su ve plastik mermilerle saldırdı. Polis flamaları, posterleri indirip protestocuların kendi elleriyle inşa ettikleri geçici barikatları yerle bir ederken, insanlar kaçıştı ve birçoğu yakındaki Gezi Parkı’na sığındı.

Başkaldırı süresince en baştan itibaren—ki bu başkaldırı Erdoğan’ın siyasi liderliğinin son on yılda verdiği en zorlu sınavdı— sert konuşmasına ve göstericileri “eşkiya”, “çapulcu” ve “ayak takımı” olarak nitelendirmesine rağmen, başbakan Pazartesi günü protesto liderlerinin bazılarıyla görüşmeyi kabul ederek olaylara yönelik uzlaşmacı bir tavır takınacağı izlenimini bıraktı. Fakat bu bir hileydi. Erdoğan bu insanlarla görüşüyor olsa da, onları sadece gücün konumundan karşılar. Polis meydana girerken Erdoğan televizyonda şunları söylüyordu: “Başbakan sert diyorlar. Ne olacaktı? Bunların önünde diz mi çökecektik? Eğer buna sertlik diyorsanız kusura bakmayın, bu Tayyip Erdoğan değişmez.”

Erdoğan’a otoriteryen bir rock yıldızı havası veren, bu tarz bir asabiyettir. Modern diktatörlerle kıyaslandığında, Türkiye başbakanı da aynı niteliklerin tümüne sahipmiş gibi görünüyor. Onun otoriteryen sicili sağlam: Türkiye’de diğer ülkelere kıyasla çok daha fazla gazeteci hapse atıldı, Erdoğan sivil topluma saygısızca davranıyor, ülkenin asılsız haber, iftira ve hakarete ilişkin kanunlarını bir cop kullanır gibi istismar ediyor, ayrıca son yıllarda yüzlerce rejim karşıtı—profesörler, siyasetçiler, generaller, aktivistler ve medyada önemli konumda olan kişiler—tutuklandı.

Erdoğan iktidarının diğer otoriteryen liderlerin gıpta ettiği yanı, bugüne dek koruduğu demokrasi kisvesidir. Erdoğan iktidarı her ne kadar hoşgörüsüz olsa da, kendisi sandıkta büyük farkla seçimleri kazanmış, demokrasi yoluyla başa geçmiş popüler bir liderdir. Bir bakıma, merhum Hugo Chavez’e benzetilebilir, ama sonuç elde ettiği için ondan da başarılıdır.Türkiye’nin kişi başına düşen milli geliri son on yılda üçe katlandı, ihracat hızla arttı, bunun yanı sıra Microsoft, Coca-Cola ve Pfizer gibi önde gelen çokuluslu şirketler yatırım için İstanbul’a akın etti. Erdoğan dünyanın 10 milyar dolara mal olacak en büyük havaalanını yapmayı planlıyor.

Erdoğan 2002’de iktidara geldiğinde, Avrupa’nın eşiğinde kalmış enkaz halinde bir ekonomi devraldı. Son dönemdeyse Türkiye her cephenin hürmet gösterdiği diplomatik bir oyuncu oldu ve başarısı diğer Müslüman ülkeler için bir model olmasını sağladı. Erdoğan’a Boğaz’ın Lee Kuan Yew’u denilebilir. Erdoğan Diktatörlerin Öğrenme Eğrisi’nde ilerlemiyor; o bu dersi veren kişi.

Otoriteryenler iktidara tutunduğunuz ölçüde, meşruiyetinizi korumanın da bir o kadar zorlaştığını bilir, özellikle de diktatörden ziyade demokrat görünmeye çalışıyorsanız. Malezya, Rusya ve Venezuela’da son yıllarda, öncesinde birçok başka ülkede tecrübe edilen budur.

Erdoğan sahneyi kısa süre içinde terk etmeyi planlamadığının işaretlerini verdi: Başbakan, cumhurbaşkanlığına daha güçlü bir rol ayıran anayasa değişikliği için manevra yapıyor, bir sonraki sene de bu makam için adaylığını koyacak. Bu yeni başkanlık sistemini güçlü, merkezileşmiş bir yürütme gücü olarak öngörüyor ve bunu şimdiden “Türk usulü” bir sistem olarak tanımlamaya başladı.(Uyarı: Uzun süredir iktidarda olan bir lider kendi siyasi sistemini tamamıyla özgün olarak tanımlarsa—bu Vladimir Putin’in “egemen demokrasi”si, Hugo Chavez’in “21. yüzyıl sosyalizmi” ya da Lee Kuan Yew’un “Asya değerleri” olsun ya da olmasın—bunun en basit tercümesi şudur: Ben kalıyorum.)

Erdoğan meydanı boşaltabilir ve grafitileri duvarlardan kazıyabilir, ama şüphe götürmez olan, bu beklenmedik ulusal başkaldırının onda bıraktığı hasardır. (Akşam olduğunda Taksim Meydanı’na bir kez daha geri dönmeye başlayan onbinlerce insan göz önünde bulundurulduğunda, polisin sokakları boşaltabilme yetisi bile bir soru işareti.) Seküler Türkler, Erdoğan iktidarının boyunduruğunda geçen her yılda ülkenin daha çok kutuplaştığını uzun zamandır söylüyorlardı. Şu günlerdeyse kırgınlık ve öfkelerini seslendirdiler ve (70’den fazla şehirde) sokaklara çıkan insanların imgesi, daha fazla aktivizm ve vatandaş katılımı için  ilham kaynağı olan kalıcı bir iz bıraktı.

Erdoğan ülkenin en az yüzde ellisinin gözünde popülerliğini koruyabilse bile—ki kesinlikle öyle—bu hadise, onun istikrarının da zaman zaman bozulabileceğini gösterdi. Erdoğan en baştan beri—Esad, Ben Ali, Kaddafi, ya da  Mübarek’in bir zamanlar yaptığı gibi—yabancıları ve terörist unsurları bu krizi yaratmakla suçladı. Erdoğan Salı günü hala komplo teorilerini pazarlamaya çalışıyordu, ancak suçlananlara başkaları da dahil edilmişti. İddia ettiğine göre, göstericiler “bazı finans kuruluşları, faiz lobisi ve medya grupları tarafından Türkiye ekonomisine zarar vermek ve yatırımcıları ürkütmek için” kullanılıyordu.

Ama Erdoğan gerçekten işini biliyorsa, hatanın tamamen kendinde olduğunu da biliyordur. Dini bütün bir Müslüman olan Türkiye Başbakanı, ülkenin seküler kanunlarını ve kurumlarını savunacağını, onlara saygı göstereceğini defalarca söylemişti. Fakat kadınlara en az üç çocuk doğurmaları gerektiğini söylerken, alkol satışlarına ve reklamlarına kısıtlamalar (alkole kısıtlamalar getiren düzenlemeler Pazartesi günü yürürlüğe girdi) getirirken bu sözün samimiyeti gitgide daha fazla sorgulanıyor. Protestoları kışkırtan teröristler veya yabancı bankalar değil, insanların gündelik hayatlarına yapılan bu müdahaleler ve tavizsiz, sert yönetimdi.

Erdoğan altından kalkamayacağı bir işe kalkıştı. Bu noktada, Çin Komünist Partisi örneğine bakmak onun hayrına olur. ÇKP yirmi yılı aşkın bir süre önce halkın özel hayatına bulaşmanın mantıklı olmadığını anladı, çünkü bu çok pahalıya maloluyordu ve sonuçta insanların yalan söylemediklerini kim nasıl bilecekti ki? Bu yüzden, halkın en derin sırlarını soruşturmayı bırakıp yeni bir toplumsal sözleşme önerdiler: Ne yaparsanız yapın, para kazanın, hatta zengin bile olun—ama siyaseti bize bırakın. Bunun bir siyasi strateji olarak sonsuza kadar işe yaramayacağı ortada, yine de görülmedik bir servet büyümesinin yolunu açtı ve bu gelişme öylesine kısa bir sürede gerçekleşti ki, tarihte başka bir örneği yoktu.

Son iki yıl içinde hükümetlerine karşı ayaklanan o kadar çok halk (Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Yemen ve niceleri) görmeye alıştık ki, hepsinin ortak paydasının aynı amaç olduğunu sanıyoruz—hükümetlerini düşürmek. Ne var ki, halkın çoğunluğu Taksim Meydanı’nda bu amaçla haykırmıyordu. Onlar sistemden kurtulmanın aciliyeti içinde değiller. Gerçek şu ki, diğer ülkelerle kıyaslandığında, Türkiye’deki sistem oldukça başarılı bir seyir izledi.

Sorun sistemde değil: Sorun bu sistemi yöneten adamda. Demokratik yollarla seçilmiş bir lider demokratik olmayan bir şekilde ülkeyi yönetmeye kalkarsa ne olur? Bugün Türkiye’de olup bitenleri açıklayan işte bu. Ve eğer Erdoğan kendine hakim olamazsa, son on iki güne benzeyen birçok gün daha olacak.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s