Türkiye Ne Kadar Demokratik?

Washington’un düşündüğü kadar değil

STEVEN A. COOK, MICHAEL KOPLOW | HAZİRAN 3, 2013

On yılı aşkın bir süredir iktidarda olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın otoritesini bugüne kadar en zorlayan olayların küçük bir çevreci toplanması olarak başlamış olması garip olabilir. Ama Türkiye’nin farklı şehirlerinde sokakları dolduran binlerce insanın huzursuzluklarının asıl nedeni Gezi Parkı’ndaki bir kaç ağaçtan çok daha büyük.

Göstericiler Erdoğan ve hükümeti istifaya davet eden sloganlar atarken, Türk polisinin onlara göz yaşartıcı gaz ve copla müdahale ettiği inanılmaz sahneler ortaya çıktı. Gezi protestoları halkın Türk siyasetinin gidişatına yönelik giderek artan memnuniyetsizliğinin bir sonucu. Konunun özü, hükümetin alanı altı bloktan fazlasını kapsamayan bir parkı yıkıp yerine bir alışveriş merkezi yapmak istemesi. Ancak hükümetin konuya yaklaşımı, AKP’nin yıllar içinde bütün muhalefeti demokratik bir çerçevede kalmaya özen göstererek yok edişini de sembolize ediyor. AKP yönetimindeki Türkiye, klasik bir içi boş demokrasi örneği haline gelmiştir.

İstanbul Gezi Parkı’ndaki protestoların sertliği ve polisin tepkisi şüphesiz Washington’da bazılarını şaşırttı. Ama aynı zamanda, pek çok kişinin belirttiği gibi Türkiye, o “eşsiz model,” “örnek ortak,” “artık on sene önce olduğundan çok daha demokratik.” Her ne kadar bu tespitlerin doğruluk payı olsa da, özellikle Türkiye’nin on sene öncesine göre çok daha demokratik olması gibi sürekli tekrarlanan ifadeler Türkiye’deki karmaşık ve genellikle çelişkili siyasi süreçleri yanlış yansıtıyor. AKP ve karizmatik Erdoğan’ın yönetimi altında, şimdiye kadar görülmemiş sayıda Türk refah içinde yaşamaya başladı ve kısmi bir siyasi kimlik kazandı – 2002 ve 2011 arasında Türk ekonomisi üçe katlandı, AKP’yi başa getiren 2002 seçimlerinde Türklerin %79’u oy kullanmışken, 2011’de  halkın %87si oy kullandı. Ancak bu seferberlik beraberinde siyasi muhalefet getirmedi. Tam tersine, AKP’nin gücünü sağlamlaştırabileceği ve Türkiye’yi tek partili yönetime döndüren bir ortam doğdu. İronik bir şekilde, Washington Arap dünyasındaki ayaklanma sonrası devletler için Türkiye’yi örnek gösterirken, AKP muhafazakar bir sistem yaratmaktaydı.

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden hemen sonra Amerika ve Avrupa’da Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşıp uzaklaşmadığına dair bir tartışma başladı. Bu tartışma daha çok 11 Eylül sonrası baş gösteren kibar İslamofobi’nin bir sonucuydu, yerinde bir tartışma da değildi. Türkiye’nin yeni reformcu İslamcıları, seçildikleri andan itibaren Türkiye’nin on yıldır süregelen Batıyla işbirliği ve uyum rotasını değiştirecekleri fikrini yok etmek

için ellerinden geleni yaptılar. Ankara Türkiye’nin NATO’ya olan bağlılığını vurguladı ve geçmişin otoriter mirasını yok etmek için orduyu sivillerin denetimine geçirmek ve yargı sistemini düzeltmek gibi pek çok siyasi reform başlattı.

Bu yeni siyasi, kültürel ve ekonomik açılım Erdoğan’ın dindar Müslümanlar, Kürtler, kozmopolit elitler, iş dünyasının büyük isimleri ve sıradan Türklerden oluşan geniş bir grubun desteğiyle oyların %47sini alarak 2007 yazında seçimleri kazanmasına yardımcı oldu. Türk siyasetinde benzeri görülmemiş bir şekilde, 1983’ten beri ilk kez bir parti %45’in üzerinde oy alarak başa geçmişti. Ama Erdoğan burada durmadı. 2011’de oyların %49.95’ini kazanarak siyasi karizmasını güçlendirdi.

Türkiye sivrilmiş görünüyordu. 2012’ye gelindiğinde Erdoğan artık dünyanın 17. ekonomisinin başındaydı. Orta Doğu’da etkili, Amerikan başkanının güvendiği bir aktördü. Ancak AKP Türkiye’de seçimleri kazanıp yurtdışında da övgü toplarken, Türkiye otoriter bir değişimin ortasındaydı. 2007’de ordu mensupları, istihbaratçılar ve mafyanın oluşturduğu derin devletin hükümeti düşürme planını ele geçiren AKP, bunu muhalefeti susturmak için kullandı. O zamandan beri Türkiye gazetecilerin düzenli olarak şüpheli nedenlerle hapse atıldığı, devlet mekanizmasının özel sektörde hükümetle ters düşenlere karşı kullanıldığı, ifade özgürlüğünün her çeşidinin baskı altında olduğu bir yer haline geldi.

AKP yandaşları ve savunucuları bunları “yasalar böyle,” “sözler çarpıtılmıştır,” “tamamen asılsızdır” gibi bahanelerle açıklamaya çalışıyorlar. Dikkatle incelenince tökezleyen bu bahaneler demokrasiyi basite indirgeyen AKP anlayışının göstergesi.  Aynı zamanda alaşağı edilen Arap hükümdarlarının bir zamanlar siyaseti daraltmak ve kendi parti ve ailelerinin gücünü kurumsallaştırmak için kullandıkları çıkarcı mazeretlere benziyorlar. Ama nasılsa Washington’ın dış politika elitleri Türkiye’yi model olarak görmeye ve Mısır, Tunus, Libya ve diğer ülkelerde yumuşak iniş yapmak için uygun bir ortak olarak kabul etmeye devam ettiler.

Taksim’deki protestocuların üzerine atılan bitmek bilmeyen biber gazının ortasında, başbakanın danışmanlarından biri “neredeyse oyların %50sini alan bir hükümet nasıl otoriter olabilir?” diye yakındı. Bu soru Erdoğan’ın Türkiye’sindeki yeni dinamikleri mükemmel bir şekilde özetliyor. Seçimlerde giderek artan başarılarını her türlü muhalefete karşı yaptıkları baskıları mazur göstermek için kullanıyorlar.

Bu gidişatın kendini en belli ettiği nokta yeni Türk anayasası ile ilgili tartışmalar oldu. Erdoğan bu anayasayı yeni bir başkanlık sistemi kurmak için kullanmak, kendisi de bu sistemin ilk başkanı olmak istiyor. Muhalefet partilerinin şiddetli itirazları sonucu anayasa komisyonu 2012’de çıkmaza girdiğinde –komisyon önerilerini sunmak için verilen mühleti böylece kaçırmış oldu – Erdoğan komisyonu tamamen dağıtıp kendi anayasal planını yürürlüğe sürme tehdidini savurdu. 2013 Nisan ayında Başkanlık sistemi fikrini yeniden ortaya attı ama AKP’nin içinden bile planı onaylamayanlar olduğu ortaya çıktığı için söylemini yumuşattı.

Saat 22:00’den sonra alkol satımını yasaklayan yeni alkol yasası aynı zamanda içki reklamlarına kısıtlamalar getiriyor. Camii ve okul yakınlarındaki işletmelerin alkol lisanslarını yenilemelerini de yasaklayan düzenleme AKP’nin çoğunlukçu dönüşümünün bir başka örneği. Baskın muhalefete rağmen, yasa sadece iki hafta içinde tasarlandı, tartışıldı ve onaylandı. Erdoğan eleştirilere cevap olarak yasayı beğenmeyenlerin evde içki içmelerini söyledi.

Aynı şekilde, AKP İstanbul’da muazzam inşaat projeleri başlatıyor. Bunların arasında Taksim Meydanı’nın renovasyonu, yeni bir havaalanı ve üçüncü köprü projeleri var. Bu projelerin hepsi tartışma konusu. Farklı çıkarlara sahip bir çok kesim bu projelere karşı çıkıyor. Yine de hükümet projenin muhaliflerini dikkate almayı her seferinde reddediyor ve gelişmelerden hoşnut olmayanların AKP’nin seçimlerdeki başarısını hatırlaması gerektiğini vurguluyor. AKP’nin oy farkını bir silah olarak kullanan Erdoğan, Cumartesi günü ana muhalefet partisi CHP’yi “Siz 100,000 kişi toplarsanız, ben bir milyon kişi toplarım” diyerek uyardı.

Türkiye’deki anti-demokratik değişim dış dünya tarafından çok fark edilmedi. “Türk mucizesine” inanmak uğruna Washington’ın görmezden geldiği sadece tutuklamalar, soruşturmalar, vergi ve hapis cezaları gibi baskıcı uygulamalar değil. Belki anlaması daha güç ama, son on yıldır AKP kendi yandaşlarından oluşan güçlü bir iş adamı ve medya koalisyonu kurmuş durumda. Bu insanların geçim kaynakları Erdoğan’ın kurmakta olduğu siyasi sistem. Direnenler riski üstlenmek durumunda.

Bütün bunlar Gezi Parkı’nın yeniden yapılandırılmasıyla başlayan karmaşanın sadece yeşil alanın yok edilmesine olan tepkiden ibaret olmadığını gösteriyor. Daha çok, kafadar kapitalizmine (crony capitalism), iktidar kibirine ve AKP mekanizmasının saydamsızlığına olan tepkinin dışa vurumu. Medyada Erdoğan el değişimlerini destekledi, ya da olumlu haberler yapmaları için (ya da Gezi olaylarında olduğu gibi hiç haber yapmamaları için) medya yöneticilerine gözdağı verdi. Sürrealist ama aynı zamanda Türkiye’yi yakından takip edenleri hiç şaşırtmayan bir şekilde, Cuma günü Taksim’deki protestoları CNN International canlı yayından gösterirken, CNN Türk Türkiye’nin en büyük şehrinin tarihi merkezi büyük bir ayaklanma içindeyken yemek programları sunmaktaydı. Hükümeti eleştiren medya kuruluşlarının hedef alındığı bir ortamda, basının sansürlenmesi ve sindirilmesi Amberin Zaman, Hasan Cemal, Ahmet Altan gibi önemli gazetecilerin, hükümeti eleştirdikleri veya diktelerini reddettikleri için işten çıkarılmalarına yol açtı. Bu tip zımni hükümet baskıları demokratik olduğu iddia edilen veya demokratikleşmekte olan bir toplumda kabul edilemez.

Bu şartlar altında, Türk siyasetinin on sene önce AKP’nin Avrupa Birliği’ne girmek için demokratik reformlar yaptığı döneme göre daha açık olduğunu söyleyemeyiz. Hala kapalı, ama tamamen farklı bir şekilde. Türkiye esasen tek parti devleti haline gelmiştir. Bunda Türkiye’nin eski dar fikirliliğinde yuvarlanan ve demokrasiye özel bir bağlılık duymayan sert Kemalist elitin kaybolmasının yasını tutan  sönük muhalefetin de payı var. Başarılı demokrasiler vatandaşlarına istek ve sıkıntılarını seçim dışında da dile getirebilecekleri yöntemler sunar. Türkiye bu noktada tamamen çuvallamıştır.

Beceriksiz bir muhalefet ve AKP’nin kaba taktiklerinin birleşimi sonunda kritik bir noktaya varmıştır. Bu olaylar hükümeti düşürmez, ama Türk siyasetini tamamen yeni bir yola sokacaktır. Asıl soru AKP insanların sokaklara dökülmesinden önemli dersler mi çıkaracak, yoksa seçimlerin hükümete istediğini yapma yetkisi verdiği teorisine inanmaya devam mı edecek?

Tutumunu gözden geçirmesi gereken sadece AKP değil. Aynı zamanda Washington da. Belki Obama yönetimi Türkiye’nin dönüşümünü umursamıyor. Belki de basın özgürlüğü konusunda hükümetin canını sıkan Büyükelçi Francis Ricciardone’nin görev süresini bir sene uzatmak gibi sessiz ve şahsi meydan okuyuşlarla Erdoğan’a akıl vermeyi uygun buldu.

Bu uzun oyun işe yaramıyor. Artık Beyaz Saray’ın Erdoğan’ın demokrasi söyleminin gerçekleri yansıtmadığını görmesi gerekiyor. Türkiye’nin Arap dünyasına verebilecekleri Obama yönetiminin düşündüğünden daha az. Sadece Arap hükümetlerini vatandaşlarının seslerini dinlemeye teşvik etmektense, Ankara’daki dostlarına da aynısını yapmalarını salık vermeliler. AKP ve Başbakan Erdoğan son on yılda giderek artan bir oy farkıyla seçilmiş olabilirler, ama hükümetin davranışları Türk demokrasisinin seçimden öteye gitmediğini gösteriyor.

İngilizceden çeviren: Translators for Justice

Kaynak: http://www.foreignpolicy.com/articles/2013/06/02/how_democratic_is_turkey?page=0,1

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s