ALMAN BASINI RAPORU-1

(Türkiye´de yaşananların Alman basını ve medyası tarafından nasıl değerlendirildiğine dair çeviriler)

Direnişçilerin Destekçileri (Spiegel Online, 4 Haziran tarihli yazı)

Oliver Trenkamp, İstanbul

Onlar ilaç, yiyecek ve su taşıyor. İstanbul’un Taksim Meydanı hükümetin acımasız tavrına nasıl karşı konulacağını herkese gösteriyor. Direnişçilere halk yardım ediyor.

„Tabii ki de korkuyorum.“ diyor ağzında koruyucu maskesi ve önüne taktığı sırt çantasıyla ilaç ve ilk yardım malzemesi taşıyan 28 yaşındaki Zeynep. Aslında şimdi asistan doktor olarak çalıştığı hastanede olması gerekiyor ama başhekimin de belirttiği gibi: “Taksim Meydanı’ndaki insanların yardıma daha çok ihtiyacı var.”

İstanbul’un merkezinde polis ve direnişçiler günlerdir çatışıyor. Zeynep burada kurulan destek noktasına malzeme taşıyor. Buradan bir kaç adım ötede olayların çıkış noktası Gezi Parkı bulunuyor. Parkı yıktırma emri halkın isyan etmesine neden olmuş ve onlarca kente yayılan protestoları başlatmıştı.

Bu bir savaş değil tabii, muhtemelen bir devrimin başlangıcı da değil. Ama Zeynep’e göre yaşadığı en etkileyici deneyimlerden biri. Zeynep ekonomisi on yıl boyunca sürekli gelişen fakat ifade özgürlüğü tamamen elinden alınmış bir toplumda büyüdü. Direnişçilerin yanında olduğunu saklamıyor o yüzden. Ama burada sadece bir tıpçı olarak yer aldığını da vurguluyor: “Biz protestoya katılmıyoruz, yaralılara yardım ediyoruz.” Yine de Zeynep sağladığı katkıyla direnişin bir parçası. O, direnişin acil doktoru.

Onlar için direnişin günlük seyri şu şekilde: Gün boyunca destekçiler destek noktasında -genellikle Taksim Meydanı’ndaki Starbucks’ın girişinde- su, sandviç ve simit dağıtıyorlar. Direnişçiler de yiyecek içeceğin yanı sıra yakınlardaki eczanelerden bedava verilen ilaçları getiriyor.

Birleşmiş Milletler olayların incelenmesini talep ediyor

Geceleri destek noktaları geçici revirlere dönüşüyor, bir panoda Türkçe “İlk Yardım” yazıyor. Gözleri gazdan yananlar buraya koşuyor. Tıp öğrencileri yaralıları buraya taşıyor. Direnişçiler el ele tutuşup yaralı insanların revire taşınabilmesi için bir koridor açıyorlar. Zeynep’in de aralarında bulunduğu doktorlar getirilen yaralıları tedavi ediyor.

Yaralıların kesin sayısı mücadelenin en büyük bilinmeyenlerinden biri. İnsan hakları savunucuları polisin biber gazı kullanması ve dövmesi sonucu 1300 ila 2000 kişinin yaralandığını tahmin ediyor. Hükümetse bu sayının 308 olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’nden Amerika’ya çeşitli ülkelerin politikacıları polisin Türkiye’de uyguladığı şiddeti kınıyor. Birleşmiş Milletler olayların incelenmesini talep ederken, başbakan yardımcısı yaşananlardan dolayı özür diliyor.

Hastanelerin bu konuda bilgi vermesine izin verilmiyor. Fakat Taksim Meydanı yakınındaki Alman Hastanesi’nin Acil servis Bölümü başkanı, olayların en şiddetli şekilde yaşandığı gece hastaneye yaklaşık 80 yaralının geldiğini söylüyor. “Bu bölümümüzün kapasitesinin 4 katı demek.” diyor ve “Devlet hastanelerinde durum daha da kötüydü” diye ekliyor. Tüm gece boyunca çalıştığını ve genelde kafasından ağır yaralanmış olan insanları tedavi ettiğini söylüyor. Bunların bazılarının polisin biber gazı kapsüllerini insanlara çok yakın mesafeden fırlatması nedeniyle oluştuğunu belirtiyor.

Direnişçiler ve polisin çatışması sırasında ölenlerin olduğuysa bir gerçek. Kaç kişinin öldüğü ve bu kişilerin nasıl öldüğü hala belirsiz. Türk Tabipler Birliği’nin verilerine göre İstanbul’da bir şahsın arabasını topluluğun üzerine sürmesi sonucu bir kişi hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra Antakya’da bir başka kişinin Suriye sınırı yakınında kafasına mermi isabet etmesi sonucu hayatını kaybettiği öğrenildi. Fakat yapılan otopside kurşun izine rastlanmadığı belirtildi. Bazı aktivistler diğer ölüm vakalarına dikkat çekiyor, -kanıt bulunmamasına rağmen- söylentiler yayılıyor.

Detaya inildikçe bilgiler belirsizleşse de, direnişçilerin ve genç tıpçıların öfkesi gayet net. Gaz kapsülünün yakından isabet ettiği kişide kalacak izleri hayal edebiliyor musunuz, diyor 26 yaşındaki Can. Sofya Bulgaristan’da tıp eğitimi gören doktor adayı internetten memleketi İstanbul’da yaşananları görünce hemen yola çıkmış. Burada geçici revirin kurulmasına yardım etmiş. İlk önce sadece iki sandalye, bir kaç kutu ilacın olduğu revire sonraları giderek daha fazla insan yiyecek ve içecek taşımaya başlamış. “Bu bizim başarımız değil”, diyor Can, “Halkımızın başarısı.”

Çeviren: Translators of Translate for Justice

Kaynak: http://www.spiegel.de/politik/ausland/protesten-in-der-tuerkei-die-helfer-der-revolte-a-903799.html

Başbakan Erdoğan Twitter kullanıcılarını tutuklatıyor (Die Welt, 05.06.2013)

Başkan Erdoğan sosyal medya paylaşımcılarına karşı sert tavır sergiliyor: 14 twitter kullanıcısı yanlış haber yaydıkları gerekçesiyle akşam saatlerinde gözaltına alındı. Boris Kalnoky`nin haberi:

Eylemciler tarafından sıkça kullanılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ait sözler bu defa ona karşı kullanılarak evlerin duvarlarına yazıldı.

Örneğin; ‘Ananı da al git’. Erdoğan bu sözü vaktinde kendisine bir şikâyette bulunma cesaretini gösteren bir köylüye söylemişti.  Ya da söylediği en yeni söz  ‘Twitter denilen bir bela var.’

Bunu Pazartesi günü söyledi ve bu söz gözleri açtı.  Bu söz, muhafazakâr ve ataerkil bir tutuma sahip olan Erdoğan ile dünyada interneti severek kullanan ülkesinin gençliği arasındaki kültürel uçurumu açığa çıkardı.

Twitter kullanıcılarına somut tehdit

Erdoğan’ın bunu sadece öylesine söylemediği hemen ortaya çıktı.  Bu ifade, protesto için internet üzerinden haberleşen Twitter kullanıcılarına karşı somut bir tehdit içeriyordu.  Hemen ardından İzmir’de yaşayan 24 Twitter kullanıcısının evleri salı gecesi arandı. 14 kişi gözaltına alındı. Basından çıkan haberlere göre yetkililer 10 kişiyi daha arıyor.

Resmi Anadolu Ajansı’nın haberine göre gözaltına alınanılar yanıltıcı bilgi ve hakaret içerikli yayın yapmakla suçlanmakta.

Hükümet bu sebepten dolayı milyonlarca insanı da gözaltına alabilir. Çünkü Erdoğan’a karşı oluşturulan toplu eylem kapsamında oldukça yoğun bilgi sisinin hâkim olduğu bir ortamda kimse neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeden tepki çeken ve bazen yanlış bilgi içeren tweetler atıyor. Bu harekete katılan ya da sempati duyan herkes, Erdoğan’ı alaya alıp ona hakaret ediyor.

Dünyada Twitter trendleri arasında Türkçe başı çekiyor

Twitter’in Türkiye’de ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu son günlerde dünya çapında önde gelen Twitter trendlerinden bazılarının Türkçe dilinde yazıldığı gerçeği ile gösterilir. Örneğin; Güle Güle Tayyip‘(#Tayyipsanagülegüle)”. Olaylarla ilgili Türkiye’deki yüzde 90´lık tweetlerin  %50’si İstanbul’dan. Bu ‘Arap Baharı’nın ‘internet üzerinden yapılan Devrimi’nden çok farklıydı, ki o tweetlerin çoğunu batılı  ülkeler atıyordu.

Yerel bir Chp’li muhalif siyasetçiye göre suçlama tabii ki ‘isyana teşvik’  şeklinde. Bu politikacı aynı zamanda mağdurların kısa sürede serbest bırakılmasını umuyor.

Bunun yanı sıra unutulmamalıdır ki, AKP’nin İzmir’deki yerel parti binasına saldırıda bulunuldu ve bina yakıldı.  Bu eylem, twitter aracılığıyla, binanın tahribini hedef alacak şekilde hazırlandıysa, bu kesinlikle yargıya konu olur.

Eylemciler artık şunu bilmelidirler: Hükümetin gözleri onların üzerlerinde, hem de internetteki davranışları dâhil olmak üzere.  Ne de olsa Erdoğan, uluslararası güçlerin bulanık bir komplosunun kendi adaletli hükümetine karşı devrede olduğundan hareket ediyor. Bunu internet yoluyla da açığa çıkarmak istiyor. Diğer taraftan Türkiye Tabipler Birliği TTB yaralıların sayısının 4100’e ulaştığını ve bunlardan 43’ünün durumunun ağır olduğunu bildirdi. Önceki haberlere göre protestolarda iki eylemci öldürüldü.

Çeviren: Translators of Translate for Justice

Kaynak: http://www.welt.de/politik/ausland/article116830851/Erdogan-laesst-Twitter-Aktivisten-verhaften.html

Türk Polisi sert çizgisini koruyor(ARD Tagesschau, 5.07.2013)

Ankara’da hükümet karştı protestocuların yeniden sürdürdüğü eylemlere karşı polis biber gazı ve tazyikli su ile karşı saldrıya geçti. Güvenlik güçleri sendika tarafından yürüyüş için Kızılay Meydanına çağrılan binlerce kişiyi engellemeye çalıştı.

İstanbul’da da binlerce kamu çalışanları bu çağrıya katıldı. Cuma gününden beri devam eden hükümeti eleştiren gösteriler için Taksim Meydanında toplandılar. Koro halinde ’’Tayyip istifa“ diye bağırdılar. Çoğu bayrak sallıyordu.

KESK üyeleri geçtiğimiz günlerde Erdoğan karşıtı protesto gösterilerine katılmışlardı. Böylece ’’demokratik bir Türkiye“ için ’’faşist“, tutucu ve islamist hükümet partisi AKP’ye karşı eylemde bulunmak istiyorlar.

Twitter mesajları için tutuklama

İzmir’de “yanıltıcı ve hakaret içeren“ haberler için Twitter’i de içine alan kısa haber servisleri kullanıcılarından 25 kişi tutuklandı.

Anadolu Ajansı tarafından daha 10 şüphelinin polis tarafından arandığını bildiriliyor. Muhalefet partisi CHP’den Ali Engin tutuklamaların “protestoya çağrı için gerçekleştirildiğini belirtti.

Suçlamaların içeriği henüz daha bilinmiyor. Engin polise yaptığı ziyaretten sonra tutukluların protesto hareketine katılanları destekledikleri ve özgür bir ülke için angaje olduklarını söyledi.

“Eğer bu suç ise, hepimiz bu suçu işledik“ diye vurguladı.

Eş zamanlı olarak eylemciler hükümete günlerden beri devam eden protestoların durması için bir takım koşulları içeren istekler öne sürdüler. Bunlar şiddet içeren hafta sonundaki polis saldırılarının sorumlularının istifasını istediler. Bununla birlikte tartışmalı Taksim Meydanı inşaatının durdurulmasını, biber gazının yasaklanmasını, protestoya katıldıkları için tutuklananların serbest bırakılmasını istediler. Geçtiğimiz gece İstanbul’da tekrar hükümet karşıtları ile polis arasında çatışma yaşandı.

 

Çeviren: Translators for Justice

Kaynak: http://www.tagesschau.de/ausland/tuerkei-proteste118.html

 

‘İnsanların sokaklara döküleceği zamanlar geldi’(Die Welt, 05.06.13 Röportaj)

Serap Güler Türkiye’deki tatili sırasında protestocular tarafından şaşkına uğradı. Köln’ün CDU (Alman Hıristiyan Birliği) Parlamento üyesi Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter yönetim politikasını eleştiriyor.

Kristian Frigelj’nin haberi

Die Welt Gazetesi: Sayın Güler, eşinizle birlikte Türkiye’de tatildeydiniz. Protestoları nasıl gördünüz?

Serap Güler: Perşembe akşamı İstanbul‘da henüz olaylar büyümeden planladığımız gibi eşimin ailesini ziyaret etmek için Bursa’ya gittik. Başlangıçta birkaç yüz kişiyle her şey çok zararsız başladı. Hatta biz Almanya’daki arkadaşlarımızdan durumumuzun iyi olup olmadığını soran e-postalar alınca şaşırdık. Burnumuzun dibinde gerçekleşen olayları ilk önce yurt dışı üzerinden öğrendik. Türk medyası sanki hiç bir şey olmamış gibi sessizliğini günlerce sürdürdü. Kamu yayın kuruluşu TRT bu haberleri yayınlamak yerine Osmanlı Sanat Tarihi ile ilgili belgeseller yayınladı. Bu durum insanları daha da kızdırdı ve daha çok insan sokaklara çıktı.

Die Welt: Bursa’da da protestolar var mıydı?

Güler: Bursa’da bir kaç yüz insan Cuma gününden sokaklara döküldü ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın istifasını istedi. Sonraki günlerde protestocuların sayısı arttı. Kısmen caddeler trafiğe kapatıldı. Biz de neredeyse bine yakın araba konvoyunun içinde kaldık. Bu çılgınca bir atmosferdi. Başörtülü yaşlı kadınlar balkonlara, pencerelere, kapı önlerine çıkmışlardı ve kaşıklarla tencerelere vuruyorlardı.  Politika ile pek fazla ilgisi olmayan kayınvalidem bile onlara katıldı.

Die Welt: Protestolar sizi şaşırttı mı?

Güler: Protestoların Gezi Parkı sebebiyle çıkmasına şaşırdım. Çünkü şu da bir gerçek ki: Türkler çevreci bir millet değil. Ama er ya da geç protestoların olacağı önceden biliniyordu.  Tencere zaten sıcaktı, kaynaması da an meselesiydi. Erdoğan ve hükümeti son zamanlarda halkın düşüncelerine ve yaşam tarzına dayatma yapmak istiyordu. İnsanların sokaklara dökülme zamanı yavaş yavaş gelecekti. Türkçede bir laf vardır: insanlar uzun zamandır ‘kuzu’ gibiydiler.

Die Welt: Dışarıda, geçen aylarda Türkiye’nin artan ekonomik gücü ile Avrupa ve yakın Doğu arasındaki jeostratejik önemi hakkında olumlu haberler baskındı. Göz ardı edilen neydi?

Güler: Avrupa medyasındaki haberler çoğunlukla tek taraflıydı. Erdoğan’ın son aylardaki keyfi idaresi,  halkta bazı öfkelerin birikimine neden oldu. İnsanlarda, siyasi kariyerinin doruk noktasında olan Erdoğan’ın her istediğini yapacağına inandığı hissi uyandı. Ülkesindeki azınlığı önemsememesi, onun büyük demokratik açığını gösteriyor.

Die Welt: Size göre hangi kararlar bu direnişe sebep oldu?

Güler: Buna neden olan çok şey var. Hızlandırılmış bir islamlaştırma, kendi başına kararlar alma, kendini var olan hâkim gücü dolayısıyla yükseklere çıkaran tavrı. Örneğin, Erdoğan hükümeti “Cumhuriyet” kelimesini resmi adlandırmada çıkartıp idare ve belediye binalarından söküp atmayı planladı. Burada geri adım attı ve bu haberi yalanladı. Erdoğan genel bir alkol yasağı koymak istiyor ve bunu daha ziyade dine bağlıyor. Alkol içenlerin hepsini “alkolik” olarak tanımlıyor. Planlanan 3. Boğaz köprüsü, Alevilere karşı hunharca davranan Yavuz Sultan Selim adını alacak. Çoğu kişi, Türkiye’de bu köprüye karşı. Aynı durum, tüm ormanın kesimine mal olacak üçüncü bir hava alanı için de söz konusu. Erdoğan kendini gittikçe devleti kuran Kemal Atatürk’le kıyaslıyor. Kısa süre önce İstanbul’daki gökdelenlerin, şehrin görünümünü bozuyor düşüncesiyle “kat sayısında azaltma” kararını aldı. Şimdi de,  hükümetin de kullandığı sosyal internet ağına küfrediyor ve bunu bir “bela” olarak adlandırıyor.

Die Welt: Ekonomik durumun iyileşmesi sebebiyle Türk halkının otoriter yönetime hoşgörülü baktığına dair izlenimler oluştu.

Güler: Başlangıçta durum böyleydi. Ortalamanın altında kazancı olan birçok kişinin durumu iyileşti. İnsanların Erdoğan hükümeti yönetiminde elde ettikleri ile gerçekten maddi güçlerinin elverdiği arasında fark var. Borç alıyorlar. Türkiye’deki sıradan bir vatandaşın ortalama dört kredi kartı var hatta bununla pazar alışverişini bile ödüyorlar. Tabi ki Erdoğan’ın yaptığı iyi şeyleri inkâr etmek olmaz. Erdoğan sosyal ve sağlık sistemlerinde yenilikler yaptı. Fakat onun otokratik lider tutumu; parti üyeleri, destekçileri ve inananları arasında anlayışsızlığa sebep oldu.

Die Welt: Sorun vatandaş katılımlarının eksik olması mı?

Güler: Kesinlikle. Gezi Parkı yapılandırmasında da durum bundan ibaretti. Erdoğan bir referandum yapma zahmetinde bulunmadan protestoculara sesini yükseltti. Ne yapması gerektiğini birkaç eşkıya söyleyemezmiş. Birkaç bin protestocu onu etkilemeyecekmiş. Eğer isterse bir milyon insan sokaklara dökülürmüş. Bütün bunlarla yangına körükle gitti.

Die Welt: Erdoğan şimdi Gezi Parkı’nı yapılandırmada dönüş yaptı. Fikri mi değişti?

Güler: Ben dönüşü, hafta sonu ılımlı tutum sergilemek için çağrıda bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bağlıyorum.

Die Welt: Türk toplumu kendini bütünü ile mi değiştirdi?

Güler: Türk toplumu cesaretini topladı. Fakat bir Türk Bahar’ından bahsetmek abartı olur. Erdoğan ne Mübarek ve ne de Kaddafi’dir.

Die Welt: Şimdiye kadar iki kişinin ölümü söz konusu. Gerginliğin büyüyeceğinden kaygılı mısınız?

Güler: Protestoların artması beni endişelendiriyor. Aslında muhalefetin bu tarihi fırsatı bir şans olarak görerek bu protestolardan atılması gereken adımları akıllıca geliştirmesi gerekir.  Fakat muhalefet Erdoğan’ı Hitler’le kıyaslıyor. Bu asla olmaz. Bu Erdoğan’ın yandaşlarını daha da birleştiriyor. Direnişin bir işareti olarak camilerin işgal edilip oralarda alkol içilmesi de üzücü. Bu barışçıl ve duyarlı protestoculara zarar verir ve Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürer. Erdoğan’ın politik çoğunluğa sahip olmasına rağmen,  halkın isteklerine karşın başına buyruk hareket etmeye yetkili olmadığının farkına varacağını umuyorum. Onun şimdi demokrasi yeteneğini kanıtlaması gerekiyor.

 

Çeviren: Translators for Justice

Kaynak: http://www.welt.de/regionales/koeln/article116853439/Es-wurde-Zeit-dass-Menschen-auf-die-Strasse-gehen.html

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s